Spor, sadece bir oyun mudur yoksa aynı zamanda ülkelerin küresel ölçekteki zarif güçlerinden birisi midir?

Son zamanlarda siyaset bilimi denilince akla gelen en popüler kavramlardan biri "Yumuşak Güç" (yabancılar ''soft power'' olarak adlandırıyor). Gelgelelim stadyumları dolduran on binlerce insan, ekran başında nefesini tutan milyonlar veya uluslararası minör/majör turnuvalar, bir ülkenin dünyadaki gücünü gerçekten artırabilir mi? Otoritesine katkı sağlayabilir mi? Bu soruların peşine düştük.

Spor, sadece bir oyun mudur yoksa aynı zamanda ülkelerin küresel ölçekteki zarif güçlerinden birisi midir?

Önce kavramı anlayalım.

Yumuşak güç nedir?

Yumuşak güç, bir ülkenin kendi değerleri, kültürü, sanatı, sporu ve politik idealleri aracılığıyla diğer ülkeleri tabiri caizse cezbetme hatta ikna etme yeteneğidir. Amerikalı siyaset bilimci Joseph Nye tarafından 1990'ların başında literatüre giren bu mistik kavram sinemadan müziğe, edebiyattan spora kadar geniş bir alana temas ediyor.

Gücün yumuşağı olur mu yahu?

Ancak yumuşak güç kavramı, literatüre girdiğinden bu yana çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Eleştirel siyaset bilimciler, bu kavramın özünde gerçekten bir "güç" türü mü yoksa yalnızca "hegemonyanın bir makyajı" mı olduğuna şüpheyle bakar, sorgular. Çoğunluğa göre yumuşak güç, yalnızca emperyal ve kapitalist merkezlerin kültürel yayılmacılığını meşru ya da sevimli göstermek için uydurulmuş bir kılıftır.

Siz ne dersiniz?

Sert gücün yoksa, yumuşak gücün de yoktur!

Peki en can alıcı nokta... Bir ülkenin sadece sanatla, sadece sporla veya sadece iyi müzik yaparak yumuşak güç olması mümkün müdür? Siyaset biliminin merceğinden baktığımızda cevap kesin olarak hayır.

Yumuşak güç; temelde siyasi, askeri ve iktisadi gücü elinde bulunduran ülkeler için mümkündür ve ancak bu kolonların üzerinde var olabilir. 3 temel sert unsuruna, zarifliği ancak böyle katabilir.

Kültürel bir ürünün küresel çapta bir etki yaratabilmesi için devasa bir ekonomik altyapıya, bu altyapıyı koruyacak uluslararası siyasi etkiye ve güvenceye ihtiyacı vardır. Siyaset bilimci ve akademisyen Barış Doster'in vurguladığı o temel gerçekliği burada hatırlamak gerekir... Siyasi tam bağımsızlığı ve güçlü bir ulusal ekonomisi olmayan ülkelerin, kendi kültürlerini bir "güç" olarak pazarlamaları imkansızdır. Yumuşak güç, ancak demir bir yumruğun (askeri ve ekonomik güç) üzerine geçirilen kadife bir eldiven olduğunda işe yarar.

"Yumuşak güç, sert gücün ürettiği değerlerin ambalajlanıp dünyaya pazarlanmasıdır."

Üç temel unsuru olmayan ülkeler neden "Yumuşak Güç" olamaz?

Brezilya veya Afrika ülkeleri dünya futboluna en yetenekli oyuncuları sunarlar. Karayip ülkeleri, atletizmde inanılmaz bir potansiyel barındırır. Ancak bu ülkeler yumuşak güç olamazlar çünkü bu sporcuların marka değerini yaratan yayın gelirleri, devasa sponsorluk anlaşmaları ve lig organizasyonları Avrupa ve Amerika'nın elindedir. Sert gücü elinde tutanlar, gelişmemiş ülkelerden yeteneği alır, işler ve kendi yumuşak gücüne dönüştürür. Denklem basit.

Kusursuz örnek: Amerika Birleşik Devletleri

Amerika Birleşik Devletleri’nde spor kültürünün bu denli güçlü ve gelişmiş olmasının temelinde tarihsel, sosyal ve ekonomik birçok neden yatıyor. 19. yüzyılın sonlarında başlayan sanayileşme ve kentleşme süreci, insanların boş zamanlarını değerlendirme ihtiyacını doğurdu. Bu da doğal olarak var olan sporu bireysel bir eğlenceden organize edilen daha kolektif ve sistematik bir etkinliğe dönüştürdü.

ABD eğitim sisteminde spor, özellikle “kaslı Hristiyanlık” (Muscular Christianity) anlayışıyla ahlaki gelişimin bir uzantısı olarak görülüyor. Spor-din-ahlak zinciri diyebiliriz. Bu noktada Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de spora sadece spor olarak bakmadığını, sporu yaşamın içinde var oluşun gerekliliği olarak gördüğünü fazlaca sözünden ve eylemlerinden çıkartabiliyoruz:

“Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder.”

Atatürk’ün Cumhuriyetin inşası sürecinde kurduğu bu vizyon, aslında bugün ABD spor kültürünün toplumsal entegrasyonda oynadığı rolle büyük bir örtüşme içindedir.

Zamanla üniversiteler ve liseler düzeyinde spor faaliyetleri yaygınlaşmış, bu da küçük çaplı, yerel diyeceğimiz bağları güçlendirmiş ve kolej sporlarını Amerika’da popüler hale getirmiştir. Medyanın yükselişiyle birlikte sporcular tabiri caizse ulusal kahramanlara dönüşmüş, profesyonel liglerin (NBA, NFL gibi) kurulmasıyla birlikte spor endüstrisi milyarlarca dolarlık bir sektöre evrilmiştir.

Michael Jordan, Serena Williams veya Tom Brady gibi isimler yalnızca sportif başarılarıyla değil, kültürel etkileriyle de Amerikan kimliğinin oluşturulmasında önemli rol oynamış ve dünya çapında ikonlaşmışlardır. Onların attığı her sayı, aslında Amerikan rüyasının ve Amerikan kapitalizminin dünya çapındaki bir propagandasıdır.

...

Özetle güçlü bir spor kültürü, bir ülkenin kimliğine derinlik kazandırır ve farklı toplumları bir araya getirir. Ancak spor, kendi başına bir sihir değildir. Siyasi, ekonomik ve askeri güç gibi klasik ve temel unsurların varlığında yükseldiğinde ülkelere yumuşak güç olarak katkı sağlar.

Altyapısı olmayan bir yumuşak güç girişimi, sadece rakip takımın sahasında zaman geçirmeye benzer.