“Teknik direktörüyle,taraftarıyla, başkanıyla aynı dili konuşan bir Fenerbahçe, genetiğine döndüğünde derbiler,kupalar sonuç değil; bir hatırlatmadır.”

Bu maç bir kupa maçı değil.
Fenerbahçe için bu, kaosla başlayan bir sezonun gerçekten değişip değişmediğinin sınavıydı.

Sezonun ilk haftalarında “bitti” denilen takım, Tedesco’yla birlikte ayağa kalktı. Avrupa’da toparlandı, ligde Galatasaray’ın hemen arkasına yerleşti. Süper Kupa finali ise sadece bir kupa ihtimali değil; şampiyonluk yarışında rakibin temposunu bozma, psikolojik üstünlüğü ele alma fırsatıydı. Çünkü bu ligde kaderi fikstür değil, rakibinle oynadığın maçlar belirler. Fenerbahçe bunu yıllarca acı tecrübelerle öğrendi.

Bu kez fark yaratan şey yalnızca saha içi değildi.
Sadettin Saran yönetimi, yıllardır eleştirilen o ağır, kararsız refleksleri terk etti. Musaba’nın ilk günden sahaya sürülmesi, Guendouzi’nin rekor bedelle alınması, Nene’nin son ana kadar bu maça yetiştirilmeye çalışılması… Bunlar transferden çok, bir zihniyet değişiminin açık göstergesiydi.

Eksikler vardı, sakatlar vardı. Ama uzun zaman sonra ilk kez Fenerbahçe bu maça ne istediğini bilerek çıktı. Süper Kupa bu yüzden önemliydi: Çünkü kazanılacak şey sadece bir kupa değil, sezonun yönüydü.

Daha maç başlamadan bile zihniyet farkı tribünlere yansıdı. Atatürk Olimpiyat Stadı, normal şartlarda bile rüzgârıyla futbolu zorlaştıran bir statken; Ocak ayının fırtınasında ve soğuğunda tribünler adeta ikiye bölündü. Bu ortamda Sadettin Saran yönetimi taraftarına sahip çıktı: Sarı-lacivert yağmurluklar dağıtıldı, tribünler bayraklarla donatıldı. Karşı tribünde ise plansızlık göze çarpıyordu; poşetten hallice örtülerle ayakta kalmaya çalışan bir kalabalık… Sadece bu iki görüntü bile, sahaya çıkmadan önce hangi tarafın daha hazır, daha reaksiyonel ve daha “takım” olduğunu anlatmaya yetiyordu.

İlk yarı boyunca Fenerbahçe, maç öncesinde neyi hedeflediğini sahaya net şekilde yansıttı. Guendouzi transferinin neden bu kadar hızlı bitirilmesi gerektiğini anlatırken, Fransız yıldız ilk derbi golü için yalnızca yarım saat bekledi ve farkı yarattı. Özellikle İsmail’le yakaladığı uyum, orta sahada oyunun kontrolünü tamamen Fenerbahçe’ye verdi.

Sarı-lacivertliler tempoyu istediği gibi ayarladı, oyunu rakip sahaya yıktı. Skor 0-1’de kaldı ama son tercihler daha doğru olsa fark çok daha erken açılabilirdi. İlk yarı, tabeladan çok oyunun Fenerbahçe lehine ne kadar net döndüğünü gösterdi.

İkinci yarıda da Fenerbahçe aynı istek ve arzuyla sahadaydı. Köşe vuruşunda Osterwolde’nin müthiş vuruşu skoru 0-2’ye getirdi ve bu oyunun karşılığı tabelaya da yansıdı. Golün ardından yaklaşık on dakikalık bölümde Fenerbahçe geride doğru şekilde konumlandı, Galatasaray’ın risk almasını bekledi ve oyunu kontrol ederek adeta aktif dinlendi.

Tedesco, 70’ten sonra yaptığı hamlelerle yeniden tempoyu yükseltti. Fenerbahçe bu bölümde maçı bitirecek, skoru 0-3’e getirecek pozisyonları da buldu ama sonuç gelmedi. Buna rağmen sahada hem savunmada hem hücumda plana sadık, akıllı ve tamamen adanmış bir takım vardı.

Tribünde binlerce taraftar Fenerbahçe’nin genetiğine yakışır şekildeydi. Sahadaki oyuncular da öyleydi. Teknik direktörü, yönetimi, başkanı… Herkes aynı dili konuşuyordu. İşte Fenerbahçe, genetiğine uygun davrandığında; sahaya karakterini koyduğunda, tarih boyunca yaptığı gibi derbilerde rakiplerini silindir gibi ezip geçebileceğini bir kez daha gösterdi.

Bu kupa bir sonuçtu.
Ama asıl kazanılan şey, Fenerbahçe’nin kendisini yeniden hatırlamasıydı.